Dünya yaklaşık 90 trilyon dolarlık bir top. Biz bu topun ancak yüzde birine yakınını çevirebiliyoruz. Bunu nasıl artırabiliriz?
Üretim kapasitesi, değişim değeri olan mal ve meta üretimi, teknolojiye dayalı ürün profili, etkili bir tedarik ve geçerli bir garanti sistemi ile uluslararası ticaretin kurallarına uygun “çalışmak” ile artırabiliriz…
Tüm bunların yanı sıra verimlilik etmenini yükseltmek, dünya ekonomileri arasında daha çok dış satım yapmaya, döviz girdisi elde etmeye, bu yolla da hazinenizin güçlenmesine ve nihayet halkınızın refahını artıran gelir dağılımı eşliğinde ekonominizin büyümesine neden olur. Hemen bütün ülkelerin ve hükümetlerin de doğal hedefi bu olsa gerekir.
Ortada durgunluk koşullarında hacmi sabit seyreden bir pasta var ve siz bu pastandan pay almak / pay kapmak istiyorsunuz. İşte bu yaman bir rekabeti, sisteminizin arkasına güçlü işleyen banka ve finans kuruluşlarını ve çok iyi donatılmış bir iş ve çalışma piyasası düzenini gerektiriyor.
Her şeyin temelinde ekonomi var
Sürdürülebilirlik kadar sürekli olarak ileriye, yeniliğe, çağdaşlığa da açık olmanız bir başka zorunluluk olarak beliriyor.
Bu konularda sistemlerini yenileyebilen ve piyasalarını geliştirebilenler, pastadaki paylarını artırmasalar da en azından koruyabiliyorlar.
Yaşadığımız sorunların özünde, nüvesinde, tanık olduğumuz çatışmaların ve hatta savaşların bir yerinde, ekonomik çıkarlar var.
Toplumlarının barış içinde kalkınmasını önceleyen yönetimler, dünyanın fırtınalı denizlerinde dış siyasetlerinden ekonomi yapılarına dümeni doğru tutmak zorundalar.
Türkiye gemisinin de dünya ekonomik denizlerinde en verimli, en güvenli bir şekilde başarıyla “seyir etmesi” elbette en büyük dileğimiz ve ortak hedefimizdir. Bunun yollarını son bölümde ele alacağım.
İlk dört: Çin, ABD, Hindistan, Japonya
Dünya Bankası ve IMF çevrelerinin analistleri, 1992’den bu yana yoğunlaştırdıkları çalışmalarında Çin ekonomisinin ABD’yi geçeceğini ve Hindistan’ın 3. sıraya yerleşeceğini çoktan belirlemişlerdi… Nitekim 2018 yılı Dünya Gayri Safi Hasılası temelindeki dağılım yüzdeleri itibariyle ülkeler ve sıralamaları şu şekilde belirmektedir:
Çin 25,57; ABD 20,49; Hindistan 10,51; Japonya 5,59; Almanya 4,36; Rusya 4,21; Endonezya 3,49; Brezilya 3,37; İngiltere 3,04; Fransa 2,96; Meksika 2,57; İtalya 2,40. Öte yandan, 2024 yılına dair projeksiyonlarda, Japonya’nın 4. ve de Rusya’nın 6. sırayı koruyacağı öngörülmektedir. Bu tabloda ikinci dünya savaşı sonrasının tablosundan farklı bir tablodur. Bretton Woods’un şekillendirdiği rezerv sistemleri veya IMF’nin borçlandırdığı ve Atlantik merkezli medyanın (gelişmiş/geri kalmış) diye sınıflandırdığı bir dünyadan çok farklı bir dünya giderek kendisini belli etmektedir. Bu dinamikte en büyük pay Çin başta olmak üzere, Asya ülkelerinindir… Asya; inşaat şirketleri, demiryolları, hatta deniz taşımacılığı, elektronik aletler üretimi, maden işletmeciliği ve kalkınma bankaları ile kendisini de dünyayı da değiştirmektedir.
Ekonomik performans siyasi performansla ikiz kardeş
Çin’in performansında gitgide güçlenen orta sınıfının büyük katkısı olduğu kesindir. Çalışan sınıfların gelişmesi bu ülkede olduğu kadar Malezya gibi diğer Asya ülkelerinde de büyümeye vesile olmaktadır. O arada, “Dünya’nın hızla yükselen ekonomileri” aynı zamanda kendi uluslararası markalarını da yaratmaktadır. Çin’de Huawei ve de Hindistan’da Tata birer dev olarak piyasada yerlerini almış durumdadırlar. Asya ekonomilerindeki bu yükselme bu ülkelerde kent ve kırsal alandaki refah dağılımı veya idari sorunların da aşılması için bir gündem yaratmaktadır. Yani ekonomi gelişirken ve dünya pastasından daha büyük bir pay almak söz konusu haline gelirken, ülke içinde kararlara katılım ve refahın dağılımı açısından da yeni bir değerlendirme gereksinmesi kendisini ortaya koymaktadır.
İşte bu dengeyi tutturmak tam anlamıyla bir yönetim becerisini ve ufku geniş yönetimlerin iş başında olmasını gerektirmektedir. Ekonomik performans siyasi performansla ikiz kardeş gibidir.
Sonuç olarak 2024 yıllarında da Dünyanın sırasıyla en büyük ekonomileri olması beklenilen; Çin, ABD, Hindistan, Japonya, Endonezya, Rusya, Almanya, Brezilya, İngiltere ve Fransa; gelişmeyi dengelemek, büyümeyi hakça paylaştırmak ve halklarının refahı için sistemlerini sürekli gözden geçirmek zorunda kalacaklar.
Bu da “her nimetin bir külfeti vardır” mantığının bir gereğidir. Elbette, yetersiz bir ekonomi olarak küçülmektense gelişen bir ekonomide, gelişmenin gereği olan düzenlemeler için çaba göstermek çok daha evladır. Bunun yanı sıra, bu yıl Amerika’nın yüzde 5 Avrupa’nın yüzde 10 küçülmesi söz konusu edilmektedir.
Dünya belli bir küçülmenin neden olacağı durgunluğun olumsuz etkilerini en aza indirmeye çalışmaktadır. Doğaldır. Fakat bu koşullar da er geç aşılacaktır. “Her gecenin bir sabahı vardır” misali her küçülme çevrimini izleyecek bir büyüme çevrimi de söz konusu olacaktır.
Buna, hazır olunmalıdır. 90 trilyon dolarlık dünyayı ikiye katlamak hemen mümkün olmayabilir ancak siz ülke veya büyük bir şirket olarak iyi bir planlama ile cironuzu, iş hacminizi, beş yıl içinde dörtte bir; % 25 oranında artırmak olanağına odaklanmaktan geri durmamalısınız. Her yıl ortalama yüzde 5 büyüyen şirketler veya dünya pastasından aldığı payı yüzde beş artırabilen ülkeler bu yaman rekabet yarışından kazançlı çıkacaklardır.
Devletin ve şirketlerin ödevleri
Bu rekabet dünyasıdır. Rekabetin dünyasında devletlere de, kuruluşlara da, şirketlere de düşen görevler vardır. Bu görevler kesin hatlarla birbirinden ayrılmasa da ve bunların icrasında kimi zaman ortak çalışma alanları belirse de, bazı konuların birincil sorumluluğunu gözden kaçırmamak esastır.
Bu anlamda; devletler, ya da daha dar tanımıyla kamu yönetimi; iş gücü eğitiminden birinci derecede sorumludur. Bunun yanı sıra mal ve hizmetlerin nakliyesi için entegre ulaştırma sistemlerinin tesisi, sağlıklı, geniş kapasiteli depolama ünitelerinin kurulması, vatandaşlarına, çalışanlara, sağlık olanaklarının temini ve sunulması, özel ve halk sektörleriyle devlet sektörünün eşgüdüm içinde üretken yatırımların hayata aktarılması başlı başına devletin ödevlerindendir…
Devlet, genel sistemin tüm alt sistem birleşenleriyle birlikte geçerli, saydam, çağdaş hukuk düzeni ve kuralları içinde çalışacağı bir şekilde tüm kurumları gözetmek, denetlemek ve yenilenmesi için desteklemekten de sorumludur. Şirketlere gelince… Onların da ödev ve sorumlulukları vardır…
Bunların arasında; geleceği planlamak, rekabet avantajları ve iş modellerini geliştirmek, müşteri tercih ve ihtiyaçlarını göz önünde tutmak, bilgi depolama ve kullanma kapasitesini en üst düzeyde değerlendirmek, talep istikrarı planlaması yapmak, organizasyonel etkinliği ve verimliliği yükseltmek, başlıca konu (sorumluluk) alanları olarak sayılabilir.
Yüzyılın Planlaması
Yeni bir yüzyıldayız. 21. yüzyılın ilk çeyreği de tamamlanmak üzeredir. Dünya ticaretinden almakta olduğumuz payı artırmak ve halkımıza refah sağlamak zorundayız. Bu konuda yasalarımızı, kurumlarımızı, şirketlerimizi gözden geçirmeli, yaşamın gereklerine göre yeniden organize olmalıyız.
Türkiye, üretkenlik ve katma değerden oluşan yapısal dönüşüm katsayısını yükseltmek mecburiyetindedir. İç pazarda talebi karşılayacak, dış piyasada rekabete meydan okuyacak üretim, depolama, sevk zincirleri oluşturmak, teknolojiye daha çok yatırım yapmak, yazılım, gıda mühendisliği, deniz ticareti ve su ürünleri tarımı, lojistik gibi alanlarda yeterli sayıda uzmanları yetiştirmek durumundayız
Türkiye mutlaka planlama anlayışını ihya etmeli; sektörel, bölgesel planlarla, büyümesini sürekliliğe ve süre istikrarına kavuşturmalıdır. Organize sanayi bölgeleri, Serbest Bölgeler, TeknoParklar ile yurdumuzu donatmalı, fabrika, tersane, işliklerin kurulması için girişimcilerimize destek olmalıyız. Türkiye’nin iktisadi maddi gündemi budur. İktisadi maddi alanın geliştirilmesi, kurumsal, teknolojik alt yapının yenilenmesine ve parasal kaynakların bu alan aktarılmasına bağlıdır.
Türkiye’nin iktisadi sosyal gündeminde ise, işsizliğe çare bulmak, gelir dağılımında adaleti, ücretlerde ve vergilerde hakkaniyeti sağlamak vardır. İktisadi sosyal alanda yapılacak iyileştirmeler yasal, mali düzenlemeler ve bütçe dinamikleri başta, mevcudun onarımı ve yeni elde edilenin hakça paylaşımı esasıyla/ ilkesiyle gerçekleşebilir. Nihayet tüm bunları gerçekleştirebilecek birikim ve potansiyelimiz de vardır.
Değerli okurlarım, yıllık mola hakkımı kullanacağımdan, sizlerden izin rica ediyor;
Ağustos ayının ikinci yarısında yazılarımla buluşmak üzere, sevgi ve saygılar sunuyorum.